1. Harun Bey, kariyerinizin başından itibaren sizi bugünkü pozisyonunuza getiren yolculuğu bizimle paylaşabilir misiniz?
ISTEK Vakfı Florya Bilge Kağan Koleji, ardından İTÜ Jeofizik Mühendisi olarak mezun oldum. Kariyer planımda aklımda yokken Türkiye’nin havacılık sektöründe tarihi bir dönemine tanıklık etme fırsatım oldu. 2000 yılında başlayan, TAV Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalinin işletme, büyüme ve dönüşüm süreci, benim için yalnızca bir iş değil; global bir endüstrinin nasıl yönetildiğini, nasıl ölçeklendiğini birebir gözlemlediğim çok değerli bir okul oldu. Akabinde, kuruluşun yurt içi ve yurtdışı projelerinde kurumsal bilgimi geliştirme, öğretme ve öğrenme fırsatlar elde ettim. Operasyon, kalite, denetim, takım liderliği derken; süreç yönetimi, kurum olma, regülasyon yönetimi ve uyumluluk, müşteri memnuniyeti ve kriz yönetiminin omurgasını oluşturan yönetim sistemlerinin gücünü o dönemde öğrendim.
Atatürk Havalimanı işletme süresinin sonlarında yolum, IC Alt Yapı Grubu ile özel ücretli otoyol işletmeciliği ile kesişti. Kısa süre içinde IC Alt Yapı Grubu, ulaştırma altyapısı karayolu, havayolu ve deniz limanı yatırımı ve işletmeciliği yapan bir grup şirket kimliğine büründü. Sektör değişmiş gibi görünse de temel prensipler aynıydı. Doğru süreç, doğru insan, doğru teknoloji ve doğru sistem. Havalimanı işletmeciliğindeki uluslararası standart, yönetim ve organizasyon bilgi birikimimi otoyol, liman ve havalimanı iş kollarının tamamına uyarlayabilme fırsatı buldum. Bu benim için bir kariyer adımından çok, disiplinli bir altyapı işletmeciliği kültürü inşa etme fırsatıydı.
Bugün IC Altyapı Grubunda yönetim sistemleri, kurumsal risk yönetimi, performans yönetimi, çevre ve sürdürülebilirlik gibi kritik fonksiyonların bir arada çalıştığı güçlü bir yapı kurduk.
Amacımız yalnızca standartlara uymak değil; sektörde standartları belirleyen, proaktif ve çevik bir organizasyon olmak. Buradan yola çıkarsak kariyer yolculuğum aslında üç temel kavram üzerine kurulu: öğrenme, dönüşüm ve değer üretme. Günümüz dünyası her alanında güncel olmak zorundayız. Bu yüzden ekim ayında KTÜ İşletme Fakültesi Girişimcilik ve Yenilik Yönetimi Yüksek lisansına başladım.
2. IC Altyapı Grubu’nda Yönetim Sistemleri ve Risk Yönetimi biriminin temel rolü ve sorumlulukları nelerdir?
Birimin rolünü bir cümle ile özetleyecek olursam, organizasyonun dayanıklılığını ve sürdürülebilir başarısını garanti altına almaktır diyebilirim. Bu iş takım işi ve takımın sorumluluğu yalnızca doküman yönetmek veya uyum süreçlerini takip etmek değil;
Riski öngören, Fırsatı tanımlayan, Performansı ölçen, Kaliteyi koruyan, Çevresel ve sosyal etkiyi yöneten, Sürdürülebilirliği sistematik hale getiren bir mekanizma oluşturmak. Bu yapı, IC Altyapı Grubu’nun tüm iş kollarında hem günlük operasyonların temposuna uyum sağlayan hem de uzun vadeli stratejiye yön veren kurumsal omurga görevini üstleniyor. Biz bu grubun;
Operasyonel verimlilik merkezliyiz, kurumsal hafızasıyız, Risk radarız, Sürdürülebilirlik pusulasıyız, Performans gözüyüz. Ayrıca bu mekanizmanın tek amacı var: IC Altyapı Grubu’nun bulunduğu noktayı geleceğe taşıyacak; doğa dostu, yenilikçi yatırımcı ve işletmeci kimliğine rehberlik yapacak güçlü, çevik ve esnek bir sistem kurmak ve sürdürmektir.
3. Grup bünyesinde yönetim sistemleri nasıl bir bütünlük içinde çalışıyor? (Örneğin ISO 9001, ISO 45001, ISO 14001 gibi)
Kalite, çevre, iş sağlığı, enerji, yol güvenliği... Her biri, büyük bir makinenin farklı parçaları gibi işliyor. Sistem yaklaşımıyla, farklı parçaların avantajları belirlenmiş bir kural seti içinde yürütülüyor. Hepsinin hedefleri aynı, alanındaki tehditleri ve dolayısıyla riskleri azaltmak, süreçleri iyileştirmek ve paydaş memnuniyetini artırmak. Biz bu sistemleri ayrı ayrı değil, ortak bir vizyonla bir araya getirerek “entegre yönetim ekosistemi” kuruyoruz. ISO 9001’in süreç odaklı bakış açısı, ISO 45001’in koruyucu kültürü, ISO 14001’in çevresel hassasiyeti, ISO 50001’in enerjide verimlilik prensibi ve ISO 39001’in yol güvenliği yaklaşımı birbirini tamamlıyor.
Havacılıkta kalite yönetim sistemi regülasyonlarla zorunlu tutuluyor. Otoyol ve deniz limanı işletmeciliğinde henüz zorunluluklar yok, ancak bu durum yakında değişecek gibi görünüyor. Örneğin, deniz limanı işletiyorsanız, gönüllü olarak alınan Yeşil Liman sertifikası, edinmek bir gereklilik haline bunun için sistem kurmanız gerekiyor. Benzer şekilde, ISO 39001 yol ve trafik güvenliği standardının önümüzdeki dönemde tüm otoyol işletmeleri için zorunlu hale geleceğini öngörüyorum. Tüm bunlara ek olarak, güncel kalmak ve standartları sürekli yükseltmek için konusunda uzman kurumlarla iş birliği yapıyor ve projeler yürütüyoruz.
Bu sistemleri doğa dostu ve insan odaklı bir yaklaşım ile kurumsal risk yönetimiyle birleştirdiğinizde ortaya şu sonuçlar çıkıyor: Krizleri önceden tahmin eden, çevresel ve sosyal etkilerini yöneten, sürdürülebilir büyüme sağlayan ve çalışan güvenliği ve memnuniyetini önceliklendiren bir işletme modeli.
Elbette, bu yapıyı ayakta tutan çok önemli unsurlar var: yönetimin liderliği ve kararlılığı, takımın ve organizasyondaki diğer çalışanların yetkinliği ve sistem yaklaşımına olan inancı. Bu faktörler mevcutsa, organizasyon sürekli gelişen ve risk yöneten dayanıklı bir yapıya dönüşüyor.
IC Altyapı Grubu risk yönetiminde hangi metodolojileri veya standartları esas alıyor.
Risk yönetimini yalnızca bir uyum faaliyeti olarak görmüyoruz; aksine, stratejinin doğal bir parçası olarak konumlandırıyoruz. Dünyada yaygın olarak bilinen iki önemli yaklaşım olan COSO ve ISO 31000 standartlarını birlikte uyguluyoruz. COSO, kurumsal risklerin stratejiyle uyumunu sağlarken; ISO 31000, operasyonel riskler başta olmak üzere tüm risklerin bütüncül bir şekilde yönetilmesine imkân tanıyor. Bu iki yaklaşımı birleştirdiğinizde organizasyon: Neyle karşılaşacağını bilen, riskleri fırsata dönüştüren ve karar alma süreçlerini veri temeline oturtan bir yapıya kavuşuyor. Çalışmalara, tecrübeli bir ekip ve konusunda Uzman Marsh Danışmanlık ile iş birliği yaparak sağlam temeller üzerine sistem kurarak başladık. Risk analizi dinamik bir süreçtir, çalışmayı organizasyonun her noktasına ulaştırmaya çalışıyoruz.
4. Proje bazlı risk yönetimi süreçleriniz nasıl işliyor? Riskler nasıl tanımlanıyor, değerlendiriliyor ve izleniyor?
Her bir proje, kendi dinamikleri olan ayrı bir dünya. Bu nedenle risk yönetiminde tek tip yaklaşım değil, sektör bazlı özel perspektifler geliştiriyoruz.
Her projede riskleri tanımlarken aynı anda potansiyel fırsatları da çıkarıyoruz çünkü bazen en büyük riskler en büyük gelişim alanlarını işaret ediyor. Riskler belirlendikten sonra; etki-olasılık analizleri, kontrol planları, sorumluluk matrisi, izleme mekanizmaları ile süreç tamamen şeffaf ve ölçülebilir hale geliyor.
5. Risk yönetiminde dijital araçlar veya yazılımlar kullanıyor musunuz?
Şu an için özel bir yazılım kullanmıyoruz; klasik yöntemler mevcut ihtiyaçları karşılıyor. Ancak son dönemde, planlama ve takip süreçleri için QDMS isimli bir platformun kurgusunu oluşturduk. Özellikle birden çok iş kolu ve şubeli yapılarda, doğru, açık ve sistematik iletişim ile zamanında bilgi akışı önem taşıyor. Kısacası, risk yönetiminde ulaşmak istediğimiz seviye; kâğıt üzerinde değil, gerçek zamanlı, sisteme entegre, dinamik ve VUCA dünyasına hazır bir iç kontrol fonksiyonu olabilmek.
6. Özellikle büyük altyapı projelerinde karşılaşılan en kritik risk türleri nelerdir ve bu riskleri azaltmak için hangi önlemler alınıyor?
Bu soruyu sektörleri düşünerek cevaplamak isterim. Bugün altyapı sektörü de dahil olmak üzere; iki risk diğer tüm başlıkların üstünde. İklim değişikliği ve insan kaynağı. İklim değişikliği artık yalnızca çevresel bir konu değil; altyapı dayanıklılığı, iş sürekliliği, bakım stratejileri ve yatırım planları gibi birçok süreci doğrudan etkiliyor.
Kredi verenler de durumu fark etti. Emisyon yönetimi olmak üzere geri dönüşüm, yeniden kullanım ve dolasıyla çevresel ayak izinin farkında ve sürekli azaltan kurum ve kuruluşların projelerine kaynak sağlıyorlar. Bu durumda emisyon ölçümü ve azaltıcı yönde kararlı adımlar artık zorunlu hale geldi. Diğer risk ise doğru yetenekleri bulmak ve elde tutmak. Yönettiğimiz iş kollarının doğrudan bir okulu yok. Bilgi ve deneyim yıllarla kazanılıyor ve bu kaynağın korunması kritik. Büyük ulaşım altyapı projelerine bakacak olursak, otoyol, köprü, havalimanı ve liman işletmeleri, yüksek sermaye gereksinimi, uzun yaşam döngüsü ve çok paydaşlı yapıları nedeniyle çok boyutlu riskler barındırıyor. Bu riskleri başlıca şu şekilde sınıflandırabiliriz:
Trafik ve talep riski: Gelirlerin önemli kısmı trafik, yolcu ve yük hacimlerine bağlı olduğu için; Ekonomik dalgalanmalar, jeopolitik gelişmeler, alternatif ulaşım modlarının ortaya çıkması veya küresel krizler (ör. pandemi, savaş) talep riskini artırıyor.
Operasyonel riskler: Karayollarında, havalimanlarında ve limanlarda operasyonlar karmaşık. Uzun soluklu operasyonel duruşlar, doğa olayları, iş gücü sorunları, güvenlik tehditleri ve kritik altyapıdaki beklenmedik arızaları operasyonel risk yaratıyor.
Mevzuat ve düzenleyici riskler: Ulaştırma altyapısı işletmeleri, güvenlik, çevre, gümrük, lisanslama, havacılık ticaret ve diğer ulusal mevzuatlar gibi çok sayıda düzenleyici çerçeveye tabi. Bu alanlarda yapılan değişiklikler maliyetleri ve operasyonları doğrudan etkileyebiliyor.
Büyük altyapı projeleri yüksek finansman gerektirdiği için faiz oranı değişimleri, döviz kuru oynaklığı, proje finansmanı koşulları ve beklenmeyen maliyet artışları finansal riski artırıyor.
Özellikle havalimanlarında güvenlik tehditleri, limanlarda ticaret ve kaçakçılık riskleri kritik unsur. Karayollarında ise kullanıcıların emniyeti ve elbette yoğun trafik altında çalışanların iş güvenliği en kritik unsurlar. Özetle, büyük altyapı projelerinde karşılaşılan en kritik riskler; trafik/talep dalgalanmaları, operasyonel ve teknik arızalar, düzenleyici değişiklikler, finansal dalgalanmalar ve güvenlik tehditleri olarak öne çıkıyor. Bu riskler, gerçekçi analizler ve standart yaklaşımlar ile; iş sürekliliği analizleri, planlar, güçlü bakım programları, uyum mekanizmaları ve ciddi bütçe ve nakit yönetimi ile uzun vadeli finansman stratejileri doğrultusunda etkin bir şekilde yönetilmektedir.
7. Yönetim sistemlerinin saha operasyonlarına entegrasyonu nasıl sağlanıyor?
Yönetim sistemlerini operasyonun doğal akışına entegre ederek uyguluyoruz. Tüm ekipler kalite, iş sağlığı ve güvenliği, çevre, enerji, yol güvenliği ve risk kriterleri baz alan standartlaştırılmış süreçlerle çalışıyor, performans göstergeleri ve iyileştirme alanları düzenli izleniyor. Böylece yönetim sistemleri, salt bir belge yapısından çıkarak organizasyonun günlük çalışma kültürü ve davranış biçiminin bir parçası hâline geliyor. Sonuç olarak daha güvenli, verimli ve sürdürülebilir bir işletme modeli ortaya çıkıyor. İstenen seviye, iş sürekliliğini sağlamak ve kalite eksikliğinin maliyetlerini önlemektir.
8. Yasal mevzuat değişikliklerine ve uluslararası standartlara nasıl uyum sağlıyorsunuz?
Altyapı işletmeciliği global bir sektör haline gelmiş ve rekabet artık sınırları aşmış durumda.
Bu nedenle yöneticilerimiz ASECAP, TURKLİM gibi sektörlere yön veren STK’larda aktif görev alıyor. Özellikle ASECAP içinde tüm komitelerde ülkemizi temsil ediyoruz. Havacılık sektöründe yer almak istiyorsanız ICAO, ACI ve IATA’yı sürekli takip etmelisiniz. Devlet kurumlarımızla da ilgili departman yöneticilerimiz sürekli iletişim halinde.
Bu iş birlikleri bize 3 önemli avantaj sağlıyor:
1. Regülasyon değişikliklerini önceden görme ve gerekli hazırlık yapma
2. Avrupa ve dünya standartlarıyla uyumlu operasyon kültürü geliştirme
3. Sektörel iyi uygulamaları Türkiye’ye taşıma.
Bu yaklaşım sayesinde hem kendi iç standartlarımızı yükseltiyor hem de sektörde öncü bir konum elde ediyoruz.
9. Yönetim sistemleri ve risk yönetimi alanında önümüzdeki dönemde hangi yenilikleri veya gelişmeleri planlıyorsunuz?
Önümüzdeki dönemin en kritik gündemi sürdürülebilirlik. İklim yasası ve bağlı yönetmelikler 2028’den itibaren tüm sektörlere yön verecek. Ve biz bu dönüşümü sadece konuşmakla kalmıyor; sahada uygulayacak stratejik planları tasarlıyoruz. Yönetim sistemleri ve risk yönetimi yaklaşımımızı tamamen ESG odaklı ve yeşil finans kriterleriyle uyumlu bir yapıya dönüştürüyoruz. Altyapı sektöründe artık sürdürülebilirlik yalnızca çevresel bir konu değil; risk yönetiminin, yatırım kararlarının ve finansmana erişimin doğrudan belirleyicisi haline geldi. Bu nedenle tüm sistemlerimizi iklim riskleri, karbon azaltımı, geri dönüşüm, enerji verimliliği ve sosyal performans göstergeleri ile entegre ediyoruz. Yönetişimin(G) kalbi yönetim sistemleri ve risk yönetimi. Kalite Yönetim Sistemi de yeni revizyonunda sürdürülebilirliği sistemin merkezine yerleştireceğinin emarelerini alıyoruz
Yakın dönem önceliklerimiz arasında; iklim risklerinin yönetim sistemlerine dahil edilmesi, tüm iş kolları için ESG-Kurumsal Performans Setinin uygulanması, sürdürülebilirlik bağlantılı kredi gibi araçlara erişimi kolaylaştıracak ESG uyumlu yönetişim ile doğa dostu ve döngüsel ekonomi uygulamalarının stratejimiz haline gelmesi bulunuyor.
Bu adımlarla hem çevresel-sosyal etkilerimizi yönetiyor hem de IC Altyapı Grubu’nu yeşil finansmana daha kolay erişebilen, düşük karbonlu altyapı dönüşümünde öncü bir organizasyon haline getirmeye gayret ediyoruz. Bunun somut örneği ise Yüksek Oranda Asfalt Geri Kazanım Projemiz. Bu proje bizim için bir bakım projesi değil, Türkiye’de döngüsel ekonomi ve sürdürülebilir altyapı için yeni bir kilometre taşı.
Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Çevre Otoyolunda ilk kez uyguladığımız bu çalışma ile yaşlanmış asfaltı yeniden değerlendirerek:
• Doğal agrega tüketimini azaltıyor,
• Karbon emisyonlarını düşürüyor,
• Ekonomik verimlilik sağlıyor,
• Kaynak kullanımını optimize ediyor,
• Çevresel etkiyi minimize ediyoruz.
2024’te başlattığımız AR-GE sürecinde taş mastik tip asfaltın yüksek oranlı geri dönüşümünü Türkiye’de ilk kez saha koşullarında başarıyla uyguladık. Taş mastik tip asfalt, otoyol ve havalimanı pistlerinde kullanılan doğal kaynak kullanımı ile üretilen kıymetli bir asfalt türüdür. Ağır bakım çalışmaları ile ortaya çıkan kazınmış asfaltı hammadde olarak yüksek oranda yeniden kullanımını sağlayacağız. Bu AR-GE çalışmasının çıktısı yalnızca teknik bir iyileştirme değil, yeni bir sürdürülebilirlik standardı olacaktır. Aynı zamanda özel sektör ve üniversite/akademisyen iş birliğinin önemli bir örneği olacak.
Şu anki hedeflerimiz ise; laboratuvar-saha performansını daha geniş veri setleriyle karşılaştırmak, optimize edilmiş özgün tasarımlarımızı daha uzun kesitlerde uygulamak, Türkiye genelinde yaygınlaştırmak ve Avrupa’daki düşük karbonlu yol altyapısı girişimlerinin doğal paydaşı olmaktır.
Kısacası, IC Altyapı Grubu olarak yalnızca bugünün operasyonlarını yönetmekle kalmıyor, yarının altyapı teknolojilerini de şekillendiriyoruz.